Dünyanın neresine giderseniz gidin, adı bir milletle bu kadar bütünleşmiş, kendine has bir pişirme tekniği ve ritüeli olan başka bir içecek bulamazsınız. Atasözlerimize konu olan, kız isteme merasimlerinin başrolünü oynayan, dost meclislerinin en derin sohbetlerini başlatan Türk kahvesi; sadece bir içecek değil, başlı başına bir kültürdür. Nitekim 2013 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi'ne girerek bu eşsiz değerini tüm dünyaya kanıtlamıştır.
Peki, topraklarımızda yetişmeyen bu sihirli çekirdek nasıl oldu da "Türk Kahvesi" adını aldı? Yemen'in sıcak çöllerinden çıkıp Osmanlı saraylarının en prestijli içeceği haline nasıl geldi? Çerezova olarak, bir fincan kahvenizin yanına taptaze ikramlıklarınızı alıp arkanıza yaslanmanızı tavsiye ediyoruz; çünkü sizi 500 yıllık büyüleyici bir tarih yolculuğuna çıkarıyoruz.

Türk kahvesinin tarihine geçmeden önce kahvenin anavatanına, yani Etiyopya'nın (Habeşistan) Kaffa bölgesine uzanmamız gerekiyor. Efsaneye göre milattan sonra 8. yüzyılda Kaldi adında bir çoban, keçilerinin kırmızı bir meyveyi yedikten sonra inanılmaz derecede enerjik olduklarını, geceleri uyumayıp adeta dans ettiklerini fark eder. Merak edip bu meyveleri kendisi de dener ve hissettiği zindelik karşısında büyülenir. Bu gizemli çekirdekler kısa sürede dervişlerin ve din adamlarının gece ibadetlerinde uyanık kalmak için kaynatarak içtikleri şifalı bir suya, yani "sihirli meyveye" dönüşür.

Etiyopya'dan Kızıldeniz'i aşarak Yemen'e ulaşan kahve, burada ilk kez tarımsal olarak yetiştirilmeye başlanır. 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde (1517), Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferiyle Yemen Osmanlı topraklarına katılır. Ancak kahvenin İstanbul ile asıl tanışması Kanuni Sultan Süleyman dönemine, 1555 yılına denk gelir.
Dönemin Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen'de içip çok sevdiği bu içeceği İstanbul'a, Osmanlı Sarayı'na getirir. Saray mutfağında kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup havanlarda dövülür ve güğümlerde kaynatılarak yepyeni bir usulle padişaha sunulur. İşte dünyayı değiştirecek olan "Türk Kahvesi" pişirme tekniği tam olarak bu saray mutfağında doğmuştur.
Çoğu zaman yanlış anlaşılan bir gerçeği vurgulamak gerekir: Türk kahvesi, kahve çekirdeğinin adı değil, hazırlama ve pişirme yönteminin adıdır. Dünyadaki diğer tüm kahve demleme yöntemlerinde (filtre kahve, espresso vb.) telve süzülerek ayrılırken, Türk kahvesi telvesiyle birlikte sunulan dünyadaki tek kahve türüdür.
Çekirdeklerin pudra inceliğinde öğütülmesi, bakır cezvelerde ağır ağır, köpürtülerek pişirilmesi kahvenin aromasını zirveye taşır. Osmanlı döneminde sarayda "Kahveci başı" adında özel bir görevli bulunur ve padişahın kahvesi, gülsuyu ile özel törenlerle ikram edilirdi.
Kahvenin saraydan çıkıp halka inmesi uzun sürmedi. 1554 yılında Halep'ten gelen Hekem ve Şam'dan gelen Şems adında iki tüccar, İstanbul Tahtakale'de dünyanın ilk kahvehanelerini açtılar. Bu mekanlar sadece kahve içilen yerler değil; kitapların okunduğu, şiirlerin yazıldığı, memleket meselelerinin konuşulduğu birer "kıraathane" (okuma evi) ve kültür merkezi haline geldi. Avrupalı seyyahlar, İstanbul'da gördükleri bu muazzam kültürü ülkelerine taşıdılar. Yani Venedik'ten Paris'e kadar uzanan Avrupa kahvehane kültürünün temeli, Tahtakale'nin dar sokaklarında atılmıştır.

Türk kahvesi, etrafında örülen ritüelleriyle yaşar. Örneğin, kahvenin yanında mutlaka bir bardak su ikram edilir. Bu sadece bir nezaket değil, aynı zamanda lezzet testidir. Osmanlı geleneğine göre, kahveden önce su içilerek ağız temizlenir ve kahvenin gerçek tadı alınır. Aynı zamanda misafir önce suyu içerse aç olduğu, kahveyi içerse tok olduğu anlaşılır ve ev sahibi ikramını buna göre şekillendirirdi.
Kız isteme törenlerindeki "tuzlu kahve" geleneği ise aslında geçmişte gelin adayının damadı beğenip beğenmediğini belli etme şifresiydi. Eğer kahve şekerliyse "seni beğendim", tuzluysa "seni istemiyorum" anlamına gelirdi. Günümüzde ise bu durum, damadın gelin için her türlü zorluğa (tuzlu kahveye bile) katlanabileceğinin tatlı bir sınavına dönüşmüştür.
Türk kahvesi çok güçlü ve yoğun bir aromaya sahip olduğu için, tek başına içilmesi nadirdir. Saraydan günümüze gelenekselleşmiş en büyük kural, kahvenin acılığını dengeleyecek ve damakta hoş bir tat bırakacak "kahve yanı yancılarıdır". Eskiden sadece lokum ile yapılan bu ikramlar, günümüzde geniş bir yelpazeye yayılmıştır.
Mükemmel köpüklü bir kahvenin yanına en çok yakışan, sohbeti tatlandıran Çerezova lezzetlerinden bazıları şunlardır:

Bir fincan kahve pişirmek sadece 5 dakikanızı alsa da, içindeki tarih 500 yılı, hatırı ise kırk yılı kapsar. Kahvenizi yudumlarken bu köklü geçmişi hatırlamak, o fincandaki lezzeti çok daha anlamlı kılacaktır.
Kahve saatlerinizi ve misafir ağırlama ritüellerinizi zenginleştirmek, o eşsiz fincanın yanını boş bırakmamak için doğanın en taze kuruyemişleri, rengarenk drajeleri ve lokumları Çerezova'da sizi bekliyor. Hemen "İkramlıklar" veya "Kuruyemiş" kategorimize göz atın, kahve keyfinize keyif katın.
Afiyetle ve muhabbetle kalın!